Arama
      Kıbrıs Özel Dosyası Bölüm:2

Kategori: Olaylar | Yazan: Editor | Okunma Sayısı: 8404 | 06 Temmuz 2006, Perşembe Yazdır

İngiltere İmparatorluk topraklarını terk ederken, bu toprakları “gerçek sahiplerine” devredilmesi sıkıntıları, 1950’li yılların sonlarında Kıbrıs’ta hemde iç çatışmalarla birlikte kanlı bir biçimde yaşanmaktaydı. 2. Bölümde Kıbrıs Türklerinin düştüğü zor durumdan, Avrupa'nın yaşanan olaylara bakış açısından ve Türkiye'nin bu durum karşısında ki politikasından bahsedeceğiz.


      1960 ve Sonrası

    1960 öncesi  yıllarda Kıbrıs Türk halkının kendi selfdeterminasyon hakkını ısrarla savunması ”enosis” yolunu kapatmıştı. Yunanistan’ın Enosis’e götürülen yolları açmaya çalışması Türkiye ve Yunanistan’ı karşı karşıya getirmişti. İki ülke de NATO üyesiydi ve soğuk savaşın tırmandığı yıllar yaşanıyordu.

    ABD, İngiltere’nin yanında devreye girdi. Artık yeni bir formül aranıyordu. Bu formül şu öğeleri içermeliydi.

- Ada üzerinde Türkiye ve Yunanistan arasında denge sağlanmalıydı.
- İngiltere’nin stratejik çıkarları korunmalı idi.
- Ada Batı Blok’unun (Türkiye-Yunanistan-İngiltere) denetimi dışına çıkmamalıydı.
- Adadaki Türk ve Rum halklarının güvenceleri, Türkiye ve Yunanistan tarafından sağlanmalıydı.

      Kıbrıs’ta tarihsel bağlarla ana Vatanlarına bağlı iki halkın (Türk ve Rum halkının) bulunması, İmparatorluğu tasfiye yoluna giren İngiltere’nin bir bakıma “kendi hükümranlık (garantörlük) haklarını Türkiye ve Yunanistan’a devretmesi (paylaşması)” zorunluluğunu ortaya çıkarıyordu.

     - Bu konuda en sağlıklı değerlendirmeyi, bölgeyi çok iyi tanıyan İngiliz araştırmacı ve tarihçi Dr. Andrew Mango yapmıştır. Kendi ifadesi ile; Kıbrıs’ta bir Türk devletinin bulunması, İngiltere’nin geri çekildiği topraklarındaki Türk Halkı'nın ve varlığının korunması içindir” demektedir. Dr. Mango Türkiye uzerine de 40 yıldan fazla bir zaman araştırma yapmış ve Türkiye ile ilgili onlarca kitap yazmıştır.

Andrew Mango

     Dr. Mango’nun  vardığı bu sonuç, 1960’lara yaklaşırken henüz açık olarak “telaffuz” edilmiyor ama “real politik ” olarak el yordamı ile hissedebiliyordu.

     İngiltere İmparatorluk topraklarını terk ederken, bu toprakları “gerçek sahiplerine” devredilmesi sıkıntıları, 1950’li yılların sonlarında Kıbrıs’ta hemde iç çatışmalarla birlikte kanlı bir biçimde yaşanmaktaydı.
    
     
1) Zürih ve Londra Konferansları ve Kıbrıs Cumhuriyeti
 
     Dünya’da başka bir örneği olmayan, kendine özgü bir cumhuriyeti oluşturmak için 1958’de Zürih Antlaşması, 1959’da Londra Antlaşması imzalandı. Tükiye, Yunanistan, İngiltere , Kıbrıs Türk Toplumu ve Kıbrıs Rum Toplumu bu konferansın taraftarı idi. ABD'de fiilen bulunmasada, 6.taraf olarak kararlarda etkili oldu. Bu antlaşmalarla Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş oluyordu.

Bu özel cumhuriyette Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin ada üzerinde “egemenliği ve garantörlüğü”  vardı. Türk ve Yunan askerleri bir “alay”  ölçeğinde de olsa, adada sürekli bulunacaktı. İngiltere’nin ise büyük askeri üsleri vardı ve bu İngiliz askeri bölgeleri “İngiliz toprağı” olarak kabul edilmişti.

     Cumhuriyet dış bağlantılarında “bağımsız değildi”. Türkiye’nin ve Yunanistan’ın, birlikte içinde olduğu herhangi bir birliğe, örneğin AET(AB)’ye giremezdi.

    İç yönetimde “ortak” ve “bağımsız” işler birbirinden ayrılmıştı. Ortak Meclis yanında Cemaat Meclisleri ayrı ayrı olacaktı. Ortak meclis’te 50 üyenin (35)’i Rum, (15)’i Türk olacak ancak iki Toplum (Halk), kendi iç işlerini, kendi Cemaat Meclisleri kanalı ile yürütecekti. 10 üyeli Bakanlar Kurulu’nda 7 Rum, 3 Türk Bakan bulunacaktı. Cemaat Meclisleri vergi koyma, harcamaları yürütme hakkına sahiptiler. Eğitim ve Kültür işlerini de üstleneceklerdi.  5 Büyük şehirde Türkler ve Rumlar “bağımsız” belediyelerini oluşturacaklardı. Adli işler bile ayrılmıştı. Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk olacaktı. Türk yardımcının, kararları “veto hakkı” vardı.  Zayıf bir ortak savunma gücünde 60-40, memurlarda 70-30 oranlarında Türk ve Rum bulunacaktı. Cumhuriyet’in Anayasa Mahkemesi başkan  ve yardımcısı 3. ülkeden oluşacaktı. Başkan Prof. Ernest Forsthoff (Alman) , yardımcısı ise Dr. Christian Heinze(Alman) idi.

     Görüldüğü gibi bu Cumhuriyet bağımsız değildi, üniter değldi. Hatta federal olarak bile tanımlanamaz. Kendine özgü bu Cumhuriyette yaratılan Konfederasyon arasında bir çizgi oluşturuyordu. Enosis ve taksim yolu kapatılıyordu. Mevcut yapının temel özelliklerine baktığımız zaman şunu görüyoruz ;

a.) Rumlar Türklerin, Türkler de Rumların üzerinde bir “baskı ve üstünlük” sağlanamayacaktı. Bunlar, Anayasanın güvencesi altında idi. Anayasa mahkemesi başkan ve yardımcısı da, 3. ülke vatandaşlarından( Alman ) oluşuyordu.

b.) “Cumhuriyet” dış ilişkilerinde “bağımsız değildi”.   Türkiye ve Yunanistan’ı birlikte içinde bulunmadıkları bir birliğe topluluğa katılamazdı.

c.) Türk ve Rum toplumları kendi iç işlerini bağımsız olarak yürüteceklerdi. Vergiden harcamaya, polisten eğitime kadar ayrılmıştı.

d.) Türk Cumhurbaşkanı yardımcısının “veto hakkı” vardı.

e.) Savunma, üç ülkenin güvencesi altında idi. Cumhuriyet sınırları içinde  Türkiye’nin ve Yunanistan’ın birlikleri (alay) bulunacaktı.

f.) Zürih ve Londra Antlaşmalarının ve anayasanın işlerliği konusunda Türkiye,Yunanistan ve İngiltere’nin “garantörlük” hakları konulmuştu. Örneğin Türkiye, anlaşmalarının “ihlal” edildiği kanısına varırsa, tek başına “mudahale etmek” hakkına sahipti.
     
      Başlıcaları yukarıda belirtilen hükümler  de gösteriyor ki bu cumhuriyet ne üniter ne de bağımsız bir cumhuriyetti. Üç devletin ve iki halkın egemenliği “paylaştığını” görüyoruz.

      İngiliz idaresi  (egemenliği) altında bulunan Kıbrıs adası, Dr. Andrew Mango’nun da belirttiği gibi, İngilizlerin çekilmesi sonucu “Türkiye’nin ve Yunanistan’ın egemenliği de kabul edilerek, iki halka yerel özerklik sağlanan bir konuma” getirilmişti.

      1878’de İngiliz yönetimleri hem de Rumlar tarafından baskı altında tutulan  ve ezilen Kıbrıs Türkleri bu anlaşmalarla ilk defa kendi yaşama ve gelişme ortamını sağlayarak “dengeli” bir yapıya kavuşuyorlardı. Ve en önemlisi, Londra ve Zürih Antlaşmaları  ile Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hakları uluslar arası antlaşmalarla kabul edilmiş oluyordu.

     Politik, mali, ekonomik, askeri ve kültürel güvenceler getiriliyordu. Kıbrıs Türk halkı anlaşmadan memnundu. Türkiye de hem Kıbrıs Türklerinin güvence altına alınmış olmasından, hem de Kıbrıs üzerinde Türkiye’nin haklarının kabul edilmiş olmasından memnundu.

      Bu antlaşmalarla, Kıbrıs adası üzerinde Türkiye ve Yunanistan arasında “denge” sağlanıyordu.Kıbrıs Türk  halkını o güne kadar ezen, onların yaşama haklarını ortadan kaldıran saldırılar artık olmayacaktı. Enosis yolu da kapanmış oluyordu.

     Antlaşmalardan İngiltere de memnundu; üst bölgeleri bazı tesisler İngiliz toprağı sayılmıştı. Öte yanda İngiliz yönetiminin de baş ağrıları ve kanlı iç çatışmalar sona erecekti.

     Cumhuriyetin başkanı Başpiskopos Makarios, başkan yardımcısı ( muavini) ise Dr. Fazıl Küçük oldu.

Başpiskopos Makarios (Mihail Hristodulu Muskos 1913 - 1977)    Dr. Fazıl Küçük (1906-1984)

       2) Kilise ve Enosis'in Antlaşmalada ki Memnuniyetsizliği

      Rumlar yıllardır Enosis peşindeydiler. EOKA, adayı “Türklerden temizlemek ve Enosisi  gerçekleştirmek için” kurulmuştu. Ortodoks kilisesi ise hem Türk düşmanlığının hem de Enosisin yıllardır öncülüğünü yapıyordu.

      Kıbrıs’ı Helenleştirmek amacını yıllardır sürdüren Başpiskopos Makarios ise antlaşmaları, istemeye, istemeye imzalamıştı. O günlerdeki uluslar ası soğuk savaş konjonktürü içinde “imzalamak zorunda kalmıştı.” Bu tutumunu hem Londra'da gösterdi, hem de Londra’dan Kıbrıs’a döndükten sonra yaptığı açıklamalarla ortaya koydu.

      Zürih ve Londra antlaşmaları imzalanırken taraflar genellikle işerin bu kadar çabuk bozulacağını beklemiyorlardı. Ancak Başpiskopos Makarios ve Rumların çoğunluğu, yeni Cumhuriyeti nasıl Rumların egemenlik kuracağı bir yapıya dönüştüreceklerinin hesaplarını yapıyorlardı. Yapılan açıklamalardan ilk sinyaller ortaya çıkmaya başlamıştı bile.

     Yeni cumhuriyetin kendine özgü yapısı, “iki tarafında cumhuriyeti yaşatmak için iyi niyetle hareket etmelerini “ gerektiriyordu. Sorunlar Türk tarafından değil Rum tarafından geldi. Türkler ve Rumlar arasındaki “ adil ve dengeli yapılanmayı” Rum tarafı bir türlü kabullenemiyordu. Bakanlar kurulunda, belediyelerde diğer konularda, Rumların üstünlüğü gösterme çabası içindeydi. Rumlar yönetimlerde sürekli olarak Rum çıkarlarını öne çıkarıyorlardı. Kurulan düzeni işlemez hale getirdi.

     Haksız kararlarda Türklerin veto haklarını kullanmalarını fiilen engellemeye başladılar. Anayasa ve yasalar sürekli olarak Rumlar tarafından çiğneniyordu. Vergilerde memur tayininde, polis idaresinde Rumlar mahkemesi başkanı Alman Prof. E. Forsthoff ve yardımcısı Dr. Christian Heinze de şikayetçiydi. 

      Belediyeler konusunda Rum çoğunluklu Bakanlar Kurulu yasalara aykırı karar aldı. Anayasa mahkemesi bu kararları iptal etti. Rumlar anayasa mahkemesinin kararlarına uymayacaklarını açıkladılar. Rumlar tarafsız anayasa mahkemesini tanımıyorlardı.

      1960-1963 döneminde bulunan Makarios ve diğer Rum liderler kurulan cumhuriyeti tamamen işlemez hale getirmişlerdi. EOKA ‘da cumhuriyeti ortadan kaldırmak için yer altı bağlantılarını arttırmıştı. 1963 yılında Makarios 13 maddelik anayasa değişikliliği istedi. Oysa Anayasa, uluslar arası antlaşmalarla güvence altına alınmış, tarafların çıkarları dengelenmişti. Rum tarafının istediği bu değişiklikler, cumhuriyetin özel statüsünü ortadan kaldırıyor, mutlak bir Rum egemenliğinin getiriyordu. 1962’de Türklere karşı şiddetini arttırmaya başlayan Rum silahlı saldırılarına Makarios’un bu talepleri eklenince büyük bir kriz patladı.  Anayasa ve yasalar Rumlar tarafından fiilen uygulanmıyor, Rum çoğunluğunun istediği yönde kararlar alınıp yasal olmayan yollarla uygulamaya konuluyordu. Anayasa , yasalar ve cumhuriyet fiilen ortadan kalkmıştı.

      3) Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Ortadan Kaldırılması

      1963 yılında Rumlar Türklere ateşli silahlarla saldırmaya başladılar. Adanın değişik bölgelerinde saldırılar sürdü. Türk milletvekilleri, kamu yöneticileri silah zoru ile görevlerinden uzaklaştırıldılar. Radyo Rumlar tarafından işgal edildi.

      Rumlar toplu ve düzenli bir biçimde saldırıya geçmişlerdi. Bu eylemler, önceden hazırlanmış bir plan dahilinde (akritas planı) yürütülüyordu. Planın amacı, adada Türkleri ortadan kaldırmak ve Kıbrıs’tan kaçmaya zorlamaktı. EOKA ve Ortodoks kilisesi kadar geniş bir Rum kesimi de Türklere karşı yapılan bu saldırının içindeydi.

      Başpiskopos Makarios iki halka dayalı ve Türklerle Rumlar arasında denge sağlayan yapılanmayı baştan beri içine sindirememiş ve kurulan düzeni ortadan kaldırmış ve kurulan düzeni ortadan kaldırmak için kararlılık göstermişti. Makarios’un 1960-1963 arasında kamu oyuna yaptığı açıklamalarda da bu durum net bir biçimde görülür. Zaten daha sonraki dönemde, cumhuriyeti ortadan kaldırıp adanın Yunanistan’la birleşmesini sağlamak için 1963 yılında Akritas Planı’nın hazırlandığı kesin olarak ortaya çıkıyordu. Bu eylem Planı, Rum kaynakları tarafından da doğrulanmıştı.

1963 yılının sonlarında Rumlar saldırılarını iyice arttırmışlardı. Gizli olarak silahlanmış Rumlar birçok bölgede Türklere saldırıyorlardı. Türkiye garantör ülke olarak İngiltere ve Yunanistan’a çözüm için baş vurdu. Ocak 1964’te Londra da toplantı, bir sonuç alınamadan dağıldı.

      Kıbrıs Cumhuriyeti fiilen son bulmuştu. Çünkü Cumhuriyeti oluşturan bütün yasal ve anayasal kurumlar ortadan kaldırılmıştı. Rum yönetimi silah zoru ile bu kurumları ya ortadan kaldırmış yada işlemez duruma sokmuştu.

     1 Ocak 1964’te Makarios 1960 Antlaşmalarını tek yanlı olarak feshettiğini açıkladı. Artık her şey bitmişti.

     BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964’te aldığı bir kararla BM Barış Gücü Kıbrıs’ta devreye sokuluyordu. Ancak barış gücünün adaya gelişi, eski yasal düzeyi sağlayamadı. Ada fiilen Rum yönetiminin işgali altındaydı.  Atina’ya göre ise, Rumların Türklere saldırısı ve bütün cumhuriyet kurumlarını ortadan kaldırmaları "bir iç mesele" idi ve dışarıdan müdahaleye gerek yoktu. Çünkü Rumlar her şeye hakimdiler.Bu arada BM güvenlik konseyi büyük bir siyasal hata yapmıştı. Cumhuriyeti bütün kurumları ile ortadan kaldırma Rum tarafını ( ve Makarios’u) Cumhuriyet’in “meşru yönetimi imişcesine” kabul etmişti.   Bu “kabul”, Kıbrıs’ta günümüze kadar sürecek olan yanlışlıkları ve uyumsuzlukları “başlatan” bir köşe taşı olacaktı.  Oysa Rum tarafı, aynen Türk tarafı gibi, ortaklarından sadece bir tanesi idi. Cumhuriyeti oluşturan ortaklardan sadece birisi olan Rumlar, kağıt üzerinde Cumhuriyet’in meşru yönetimi olarak kabul edilmiş oluyordu.

      Bu tarihi hata, “bilinçli bir biçimde “ işlenmişti. BM Güvenlik Konseyi’nde bu bilinçli hata işlenirken, Ankara’daki hükümet,
      -Hem direnç gösterememişti
      -Hem de bu bilinçli hataların ileride yol açacağı büyük sorunları görememişti.

      Ankara’daki hükümet “zaaf göstererek” hem Türkiye’nin ulusal çıkarını koruyamamış hem de Kıbrıs Türk Halkı’nı, 1974’e kadar sürecek olan acılı günlerle karşı karşıya bırakmıştı.

      Adada Cumhuriyet ortadan kalkarken Kıbrıs, fiilen Rumların hakim olduğu bir ada durumuna gelmişti. Türkler küçük bölgelere sıkışıp kalmışlardı. Türkiye ile ulaşım bağıntıları yoktu. Bu çok zor koşullar altında bile Kıbrıs Türkleri, kendi bağımsız yönetimlerini, Kıbrıs Türk Yönetimini kuruyorlardı. Ellerindeki sınırlı olanaklarla Rumlara karşı direniyorlardı.   Ve BM’de yeni bir Kıbrıs dosyası açılacak, bugün bile sürmekte olan maraton başlayacaktı.

      4) Belirsizlik, Haksızlık ve Acılı Yıllar  (1964-1974)

     103 köye yayılmış, büyük kentlerde etrafları tel örgülerle çevrilmiş yokluklar ve ızdırap dönemi başlıyordu. Rum saldırıları da, her fırsatta sürüyordu. Rumlar Sürekli silahları gibi Yunanistan’dan da adaya asker ve silah geliyordu.  Adada İngiliz askerleri (üsler) vardı ve bunlar Türkleri koruyamıyordu. Ortadan kaldırılan anayasaya göre başkan yardımcısı olan DR. Fazıl Küçük Türkiye’den yardım istiyordu. Anayasa mahkemesi başkanı Prof. Forsthoff bir açıklama yaparak Rum tarafını, “anayasayı işlemez duruma soktuğunu belirterek “ suçladı.

      Çok sayıda ölü,  yaralı ve kayıp Türk vardı. Adada tam bir kaos yaşanıyordu. Yaşananlar dünya basınında da çıkıyordu. Türkiye'de ise büyük heyecan vardı. Rumların Türklere saldırmaları ve anayasayı ortadan kaldırmaları büyük tepki doğurmuştu. Büyük gösteriler yapılıyor, gazeteler manşetlerini bu haberle dolduruyordu. Kıbrıs’taki Türk alayı da “mahsur” durumdaydı. Çok kritik günler yaşanıyordu.

      1964’te BM barış gücü askerleri adaya geldi. Bunların Rum saldırılarını engellemekten çok Rum tarafına “ büyük gelir sağladığını” görüyoruz. Barış gücü daha çok ara bölgelerde ve iki tarafa ayırtan Yeşil Hat üzerinde görev yapıyordu. Etkili bir askeri güç olmaktan çok, üniformalı turistler konumundaydılar. Esas olarak Rum tarafına “ muhatap” oluyorlardı.

      BM, iki taraf arasındaki sorunları çözmek üzere, birde gözlemci atamıştı.Türklere silahlı saldırılar yanında tam bir ekonomik ambargo uygulanmaktaydı. Açlık tehlikesi baş göstermişti. İlaç ve gerekli maddeler bulunamıyordu. Türkler tam bir sefaletin içine itilmişlerdi. Türkler bölge bölge  direnişe başlamışlardı. Bunların en önemlisi Erenköy bölgesinde oluştu. Burada küçük bir Türk kantonu kurulmuştu. Türkiye’den de gönüllü destek geliyordu. Daha çok Türkiye’deki Kıbrıslı Türklerden oluşan gençler,Rum baskısına rağmen, Anadolu dan bu bölgeye gizlice geliyorlardı.

      Grivas  10 000 kişilik bir ordu zırhlı birlikler ile bazı Türk bölgelerine saldırdı. Türkiye’de jet uçaklarını göndererek buna karşılık verdi. Yunanistan dan sonra Türkiye de artık “işin içindeydi”. Türkiye’nin bu sınırlı müdahalesi bile Rumları biraz sindirdi.

      1964 yılında şiddetlenen ve 1974’te sürecek olan olaylardan 1964 bir köşe taşıdır. (10) yıllık esaret dönemine belirleyen öğelerin çoğu bu yıl ortaya konmuştur.

        1964’te neler oldu?

        -Rumlar adada fiili bir denetim sağladı, çünkü silahlıydılar ve Türklerden çok fazlaydılar. Ayrıca hazırlıkları vardı.

        -Ankara hükümeti pasif kaldı. Fiili olarak Türk jetlerinin “ sınırlı hareketi” ve Erenköy’e destek göze batan gelişmelerdi.

        -Yunanistan adaya çok sayıda silah ve asker soktu. Yunan jetleri de Türklere saldırdı.

        -Türkiye de sivil örgütler büyük eylemler yaptılar. Ancak bunlar , hükümete yansımadı.

        -Amerika ve İngiltere aktif olarak devredeydiler.

        -Makarios, Sovyetler Birliğini ve Bağıntısız Ülkelerin kendi taraflarına çektiler.

        -Rumlar Türklere hem saldırdılar, hem de Türklere ambargo getirdiler. İstedikleri oluyordu. Bunun için bu gidişi durduracak bir “dış müdahaleye karşı çıktılar.

        -İnönü Hükümeti, diplomatik girişimlerden yarar sağlayamadı, Kıbrıs Türkleri ezildiler saldırılara uğradılar. Oysa Türkiye garantör ülkeydi.

        -BM’de ABD ve İngiltere ikili ilişkilerde NATO’da çok sayıda görüşmeler yapıldı. Türklerin durumunu düzeltecek ve Rumları durduracak bir sonuç alınamadı.

        -Batı Dünyası genellikle kayıtsız kaldı. Ortaya çıkan tepkiler, olayların boyutunun altındaydı. Rumların saldırgan tutumlarına karşın BM ve batı 10 Mart 1964’te yaptığı hatayı sürdürdü. Kıbrıs cumhuriyetini işgal eden iki taraftan birini, “meşru yönetim” olarak kabul etti. Zaten bu haksız ve yanlış tutum, Rumların saldırganlığına da özendi.

        -Makarios ile Atina ve EOKA arasında, bazen görüş ayrılıkları olmasına rağmen esas amaçları olam “Enosis”te" birleşiyorlardı. Makarios “adayı Helenleştirmekten” söz ederken, bazen, Yunanistanla birleşmek amacından biraz ayrılıyordu. Aradaki fark, birinde iki Helen devleti, diğerinde ise tek bir devlet anlayışı bulunması idi.  Rumların hedefi çok açıktı. 1963 yılında hazırlanan Akritas planı doğrultusunda , Türkleri Kıbrıs’tan kaçırarak Enosise vermek istiyorlardı. Bu amaç içinde ;

        -Uluslar arası anlaşmaları hiçe sayıyorlar,
        -Türklere karşı sürekli olarak insanlık dışı eylemlerde bulunuyorlardı.

      Batı, gereken sonuç alıcı tepkiyi vermiyor, Ankara hükümetleri de “ pasif” bir politikayı benimsiyordu.
      Ve bu arada olan , Kıbrıs Türklerine oluyordu. 1967-1974 döneminde, Atina da, batının ihbar etmediği Albaylar Cuntası bulunmasına rağmen, Ankara sonuç alıcı gereken hamleleri yapamamıştı.

      Bunu yapması için EOKA’cı ne Nikos Samson’un , işi kısa yoldan halletmek için büyük bir çılgınlık girişiminde bulunması gerekmişti. Bu çılgınlığın arkasında ise; Atina'da ki albaylar Cuntası vardı. 
Zayıflayan konumlarını güçlendirmek için Makarios’un “sabırlı ve dengeli bir biçimde yürüttüğü, adayı Helenleştirme politikasını bozdular ve işi kestirmeden çözmek istediler.  Bu ise, hem kendilerinin hem de adada ki Rum denetiminin sonunu hazırlayan bir serüven oldu.

      5) Türkiye Hazırlanma Gereği Duyuyor

      1963 olaylarından başlayarak Makarios’un ve Rum amaçlarının Enosis olduğunun 63’ü izleyen yıllarda iyiden iyiye açığa çıkması Kıbrıs Türklerinin çaresizliği Türkiye’nin “müdahale olanaklarının” sınırlı oluşu, Türkiye’de hem orduyu, hem de hükümetleri “hazırlanmaya götürdü.”  Türkiye  Enosis’e izin vermeyecek ve Kıbrıs Türklerinin adadaki varoluşlarının sürmesini sağlayacaktı. Ufuktaki büyük tehlike açık çık görülmeye başlamıştı.  Türkiye Kıbrıs’ın bir Yunan ( veya Rum) adası olmasına izin veremezdi.

      Tırmanmakta olan Rum saldırılarının “ durdurulması” için “fiili müdahale “ olasılığı giderek artıyordu. Sonunda Enosise set çekmek için askeri müdahale hazırlıkları başladı. Ordu çıkarma gemileri yapımını sürdürüyordu. Zürih ve Londra Antlaşmalarına göre Türkiye, İngiltere ve Yunanistan ile birlikte “ Kıbrıs üzerinde garantörlük hakkı olan bir ülkeydi. Üstelik Kıbrıs Anadolu’ya 40 mil yakınlarında doğu Akdeniz ‘e olağanüstü bir stratejik konuma sahipti”. Bölgenin en büyük ölçekli bölgesi olan Türkiye “ulusal çıkar alanına” sahip çıkmak zorundaydı.

      Ege adaları zaten kaybedilmişti. İmroz ve Bozcaada dışındaki Tüm adalarda Yunan bayrağı dalgalanıyordu. Kaş’ın birkaç mil yakınında Meis bile bunlardan birisiydi. On iki ada ise bir hediye olarak 1947’de Yunanistan’ın cebine konmuştu.Türkiye yanı başındaki koskoca Kıbrıs adasının da Yunanistan’a Rumlara kaptıramazdı. Batı’da Ege yavaş yavaş Yunanistan tarafından tamamen kapatılmıştı. Türkiye hiç olmazsa güneyden, Akdeniz’den “nefes” almak istiyordu. Enosis, Türkiye’nin güney çıkışın da kapatılması demekti.

     Türkiye geçen yüzyıldan beri süren “megali idea” ya dur demek gereksinimini duyuyordu. Yunanistan ile sürekli sorun yaşanmıştı ve yaşanıyordu da. Atina’nın içten içe yürüttüğü Türkiye karşıtı, 1963 olaylarından başlayarak fiili bir baskıya dönmüştü.

      Bütün bu değerlendirmeler Türkiye’nin “Kıbrıs işini sıkı tutması” sonucunu doğuruyordu. Ordu bu konuda hükümetlerin bir adım önünde bulunuyordu.

     Öte yandan Dr. Andrew Mango’nun da belirttiği gibi İngiltere Kıbrıs’ın idari ve siyasi yönetiminden, sömürgesinden geri çekilmişti. Kıbrıs’taki Türk varlığının siyasal, askeri, sosyal ve kültürel olarak korunması Türkiye’nin en doğal hakkı idi. Üstelik Zürih ve Londra Antlaşmalarından kaynaklanan garantörlük hakları vardı.      

      BM; ABD ve Avrupa ise, daha çok, öz evlatları olarak gördükleri Rumlara meylediyorlardı. Bu haksızlığa karşı durabilecek tek ülke ise Türkiye idi. Türkiye Girit’te; adalarda, B. Trakya’da yaşadığı haksızlıkları bir daha yaşamak istemiyordu.

     Kıbrıs Türkleri konusunda yavaş yavaş bilinçlenen Türk kamuoyunda Ankara’daki siyasetleri etkiliyordu. Sivil toplum örgütleri büyük bir ” refleks” gösteriyorlardı. Kıbrıs Türklerine karşı yapılan saldırılar ve Enosis çabaları Kıbrıs sorununu “ulusal bir sorun” yapmıştı. Ordunun duyarlılığı yanında, meclis ve hükümetler de Kıbrıs sorununa duyarsız kalamazlardı.

     Bütün bunlar, Türkiye’nin yaklaşan tehlike karşısında  “hazırlık yapmasını” zorunlu kıldı. Türkiye artık Yunanistan’ın Ege’den sonra Doğu Akdeniz’e de genişlemesini sürdürmesine evet demeyecekti.Kıbrıs üzerinde, Türkiye ve Yunanistan arasında 1960’da kurulan “denge” Türkiye aleyhine bozulmamalı idi.

1.Bölüm
2.Bölümün Sonu
3.Bölüm
4.Bölüm


    Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış

    Yorum Yazın:
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:


Tarihin Tanıkları 2009
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 2.0 License. ©  



Dost Siteler :|İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti|