Arama
      Kıbrıs Özel Dosyası Bölüm:3

Kategori: Olaylar | Yazan: Editor | Okunma Sayısı: 11021 | 22 Ağustos 2006, Salı Yazdır

Kıbrıs Türklerinin yaşamış olduğu zor yıllar Türkiye'nin geç de olsa müdahalesi ile geride kalıyordu. Müdahale sonrası Batı'nın yaklaşımı ve Türkiye'nin öğrendikleriyle beraber gelinen safhalar.


       1974 Öncesi Durum Nasıldı ?
      
      1974 öncesi yıllarda Makarios ve Rumlar artık 1964’te elde ettikleri fiili avantajları sonuçlandırmaya başlamışlardı. Türkleri, Kıbrıs Cumhuriyet’ini kuran iki ortaktan biri olarak değil, Rum yönetiminde yaşamaya mahkum bir “azınlık” olarak değerlendiriyorlardı. En fazla “sınırlı yerel otonomi” verebileceklerini söylüyorlardı. Eğer Türkler bunu kabul etmiyorlarsa, adayı terk etmekte serbesttiler. Adayı bir Rum adası olarak görmeye kendilerini alıştırmışlardı. Yunanistan’dan aldıkları silahlar dışında, Çekoslavakya başta olmak üzere  bazı ülkelerden önemli silahlar almışlardı. Çok avantajlı bir konumdaydılar.

      - Cumhuriyet 1963’te tamamen ortadan kalkmış olmasına rağmen Rum yönetimi “meşru yönetim” olarak tanınıyordu.

      - Türkler adada küçük yerleşimler halinde dağınık durumdaydılar. Bazı bölgeler Türklerin denetiminde bulunmasına karşın ekonomik ambargo vardı ve çok zor koşullar içinde yaşıyorlardı. Türklerin dirençlerinin yavaş, yavaş tükeneceği inancı Rumlara hakimdi.

     - Barışın görüşmeler yolu ile ve eski anayasal statüye döndürülerek sağlanmasını, “sürekli sabote edebiliyorlardı, Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini oyalayabiliyorlardı.”
     
     - Türklerin   içinde kaldığı bu haksızlığa dış dünyadan bir baskıda gelmiyordu.

       Türkiye’de Ecevit başkan olmuştu. Türkiye’nin Batı ilişkilerinde, sosyal demokrat Ecevit’in bakış açısı farklı idi. Ortağı Erbakan ise, farklı nedenlerle Batı’ya soğuk bakan bir siyasal partinin lideri idi.Türkiye’deki bu değişim rüzgarı Ankara’nın Kıbrıs politikasına da yansıyacaktı.

      Türkiye’de zaten 1963’ten beri, adadaki durumla ilgili olarak büyük bir rahatsızlık birikimi olmuştu. Rumlar adadaki Türk toplumunu ezmek ve baskı altında tutarak Türkiye’nin dış politikasına, “belirgin bir zaaf psikolojisinin” hissedilmesine neden olmuşlardı. Kuşkusuz Atina, Makarios’la aralarındaki bazı sorunlara karşı adaya büyük askeri destek sağlamıştı.   Makarios’un ve Atina’nın uluslararası ilişkilerindeki konumları çok farklı olmasına karşın, adanın Rum denetimi altına girmesi, Kıbrıs ile Yunanistan arasında bütünleşme çabalarının yürütülmesi açısından ”ortak bir çizgi” vardı.
Diğer yandan;
      “Makarios “bağlantısızlar” gurubu içindeydi. Moskova, Belgrat, Havana gibi merkezlere yakındı.

      -Atina’daki Albaylar Cuntası ile Moskova çok soğuk, buna karşılık ABD ile ılımlı ilişkilere sahipti. Batı Avrupa Atina’ya mesafeli idi. B.Avrupa  Albaylara soğuk bakmasına karşı Yunanistan’ı dışlamamıştı. Junta’yı “geçici” olara görüyorlardı. Her şeye rağmen Yunanistan, “ tarihsel ve kültürel nedenlerle” batının bir parçası olarak görülüyordu. Aynen Franco İspanyası gibi .

      Kıbrıs’ta Makarios oyunu çok iyi oynuyordu. Uluslararası ilişkilerde “ hem batı hem de bağlantısız ülkelerle” sıcak ilişki içindeydi. Moskova da Makarios’a yakındı. Batı Sovyetler birliği ve bağlantısızlar, üçü de Makarios’un yakın bulduğu “ guruplardı.

     -Batı’nın Hellenizme bakış açısı,
     -Adanın NATO dışında oluşu ve “bağlantısızlar” içinde bulunuşu
     -Ortodoks dünyasının (ve hristiyan dünyasının ) Makarios’un arkasında oluşları,
      Makarios’un bu “bu çelişkiler”  içinde her tarafı birden idare edebilmesinin temel nedenleri idi.

     Ayrıca ABD’deki Yunan lobisi de Makarios’un arkasındaydı. Makarios işi zamana bırakmış, kendi değimi ile, Kıbrıs Türklerinin Akdeniz’in kızgın güneşi altında tere yağ gibi erimelerini bekliyordu. Acelesi yoktu. Zaman onun lehine çalışıyordu. Bu nedenle toplumlar arası görüşmelerden bir sonuç çıkması kesinlikle olanak dışı idi. Makarios eline geçirdiği fiili ve diplomatik avantajları bırakmayacakdı. ABD ve B. Avrupa Kıbrıs’ta Rumların 1963’den beri oluşturdukları fiili durumu yavaş, yavaş benimsemeye ve kabullenmeye başlamışlardı. Karşı taraf olan Türkiye ise bu dönem içinde oldukça pasif bir politika izlemişti. Makarios ve Rum yönetimi bu avantajlarının iyi değerlendiriyordu. BM’in misyonu “rutin” bir işlem halini almıştı.kimse elini taşın altına sokmak istemiyordu.

      Bu konjonktürde “elini taşın altına sokması gereken” Ankara idi.

      1969’da Rumlar arasında iç politik çatışma ve iktidar kavgası şiddetlendi. EOKA ile Makarios arasında ipler kopmuştu. Nikos Samson Grivas’ın Ocak 74’te ölümü ile Makarios’a cephe aldı. Samson bir terörist ve iktidarı ele geçirerek Enosis’i kısa yoldan sağlamak ve Atina’daki Albaylar Juntasına prestij kazandırmak istiyordu. Junta’da Samson’un  arkasındaydı. Nikos Samson'un bir özelliği de aşırı bir “Türk düşmanı” olması idi. Bir çok cinayete karışmıştı.

      Atina’nın kontrolün deki  EOKA Nikos Samson 15 temmuz 1974’te Makarios’u devirmek için saldırıya geçti. Atina’nın tam desteğini alan Nikos Samson’un iki  hedefi vardı:
      -iktidarı Makarios’tan almak 
      -Türkleri adadan temizleyerek Enosis’i gerçekleştirmek

      Ve Samson iktidarı ele geçirdi, Makarios bir İngiliz helikopteri ile adadan kaçtı.

      Makarios’un akıllıca ve ince hesaplarla başarılı bir biçimde yürüttüğü, adayı Rumlaştırma politikası, Rumlar arası çatışma sonucu yara alıyordu. Rumlar çok büyük bir hata yapmışlardı. Aralarında hem iktidar hem de Enosis kavgasına tutuşmuşlardı. Adada hem Rumlar arasında hem de Rumlarla Türkler arasında kanlı çatışmalar başlamıştı.

     Müdahale Türkiye İçin Kaçınılmaz Olmuştu

       Ankara artık pasif kalamazdı. TBMM karar aldı. Ecevit İngiltere ile birlikte “müdahale” yapmak için Londra’ya gitti. Londra birlikte müdahaleyi kabul etmedi ve Türkiye 20 Temmuz 1974’te deniz ve hava kuvvetleri ile müdahale etti, adaya çıktı. Bu müdahale “hakkı” idi. Garantör bir ülke olarak, 1963’te yapması gerekeni ancak 1974’te yerine getirebiliyordu.

      1963’ten beri Makarios’un, ve Rumların adada yürüttükleri uygulamaları ve izledikleri politikalar Rumların hiçbir zaman 1960 Kıbrıs Cumhuriyet’ine dönmeyeceklerini Ankara'ya göstermişti.Ankara artık adada yeni bir yapılanma istiyordu ve bu yapılanma şu hedefleri gerçekleştirmeliydi;

      a) Adanın Yunanistan ile birleşmesi önlenmeliydi.
      b) Kıbrıs Türkleri “Türkiye’nin doğrudan güvencesi altına” alınmalı idi.
      c) Adadaki Yunan ve Rum askeri birikimine karşılık “askeri bir denge” sağlanmalı idi.

      Dr. Andrew Mango’nun daha önce ortaya koyduğu gerçekli yaklaşım 1963-1974 döneminde “boşluk” dışında, gerçekleşiyordu. İngiltere sömürgelerinden çekilirken sömürgeler gerçek sahibinin eline geçiyordu.

      Diğer bir bakış açısı ile de; 1960’da Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar (Türkiye ve Yunanistan) arasında barış yolu ile kurulan denge 1974’de, Rumların ve Atina’nın ihtirasları sonuçları, bu defa silahların gölgesinde gerçekleşiyordu.

      Bu yöntemle sağlanan dengenin sorumlusu ne Türkiye ne de Kıbrıs’lı Türkler idi. 1963 yılında anayasa’yı ve Kıbrıs Cumhuriyet’ini silah zoru ile ortadan kaldıran Rumlar ile bu davranışa “kapalı destek veren” Batı idi.

      Türkiye bu müdahalesi ile Yunanistan’ın Ege’den Doğu Akdeniz’e uzanan genişleme politikasına da son vermiş oluyordu. Megali Idea  darbe yemişti.

      Ulusal Çıkarları Korumanın Bedeli

      1974 müdahalesi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde bir dönüm noktasıdır. 1937’de Hatay’ın bağımsızlığı ve 1958’de Türkiye’ye katılımı Türkiye’nin bir üçüncü ülkeyi işgali değildi. Fransa’nın sömürgelerinden çekilişi ve Hatay da Türk varlığının koruması bunu gerektirmişti. Kıbrıs’ta da, farklı koşullar altında olmasına rağmen, temelde aynı durum söz konusu idi.

      Kıbrıs’ta İngiltere sömürgelerini bırakırken Türkiye, buradaki Türk varlığını koruyordu. Türkiye, bir başka ülke toprağını işgal etmiyordu. Aksine Kıbrıs’ta kurulan dengenin silahla bozulması karşısında,”uluslar arası anlaşmalardan doğan garantörlük hakkını” kullanıyordu. Türkiye’nin müdahalesi “meşru ve kaçınılmazdı” Aslında geç bile kalınmıştı. 1963-1974 arasında 11 yıl boyunca ada Türkleri Rumların hukuk dışı ve silahlı baskısı altında bırakılmıştı.

      Başbakan Ecevit 20 temmuz sabahı oldukça “makûl ve masum” bir açıklama ile müdahalenin gerekçelerini Türk ve Dünya Kamuoyuna açıklıyordu.

      -Türkiye adada barışı ve düzeni sağlamak için,
      -Kan dökülmesini önlemek amacıyla,
      -Anlaşmalardan doğan hakkını kullanıyordu.

      Türkiye Kıbrıs’ın tamamını denetim altına almak için değil, belirli bir bölgesini denetimi altına almak için çıkıyordu. Temelde, adada Türklerle Rumlar, Türkiye ile Yunanistan arasında bir denge kurulması ve ada Türklerinin daha fazla “zarar görmemesi “ amaçlanıyordu.

      Bu politikanın iki ayağı vardı.;

      -Türkiye’nin 40 mil güneyinde, içinde Türk halkının da yoğun bir biçimde bulunduğu Kıbrıs’ta adanın tamamının Rum ( ve Yunan) egemenliği altına girmesini önlüyordu.

      - Kıbrıs Türklerinin yıllardır yaşadığı haksızlıklara  son veriyordu.

      Türkiye’nin bu denizaşırı “müdahalesi “ Dünya’da bir bomba gibi patladı. Ancak uluslararası konjonktür Türkiye’nin lehine idi.

      Şöyle ki;

a) Esas amacı Enosis olan 15 Temmuz 1974 Rum (Nikos Samson) saldırısının arkasında, Atina’daki askeri yönetim (Albaylar Junta sı)  vardı ve Albaylar  Junta sı Batı tarafından “soğuk bakılan” bir yönetimdi. Fransa’da bulunan muhalif  Karamanlis, Avrupa’nın manevi desteğini almıştı.

b) ABD’de ise “yönetim boşluğu vardı. ABD ve Washington büyük skandallarla çalkalanıyordu. Dışişleri Bakanı Kissinger’de Kıbrıs’ta 1974 öncesi gelişmelerden rahatsızlığını açık açık ortaya koyan bir kişiliğe sahipti.

ABD’nin en büyük korkusu, “Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaşın patlak vermesi” idi. Türkiye müdahale etmese,
  
      Adada kanlı olayların yaygınlaşacağı,
      Türk- Yunan savaşı olasılığının artacağı ve bunun bütün Ege’ye yayılacağı kuşkusu hakimdi.

      Washington bu defa, 1964’de  Johson’un yaptığı hatayı yapmadı. Yapamadı desek daha doğru olur. Çünkü böyle bir girişim bölgedeki ABD çıkarlarına  büyük zarar verebilirdi.

      ABD somut olarak bir girişimde bulundu; Atina’daki Albaylar Junta sı üzerinde, “Türkiye ile savaşa girmemeleri konusunda” baskı yaptı.

c) Sovyetler Birliği de Atina’daki yönetime karşı idi.EOKA Batı’nın Nikos Samson’un Atina’nın güdümümde olduğu ise açıkça görülüyordu. Bu nedenle Moskova’da Türkiye’nin müdahalesine sessiz kaldı.

      Bu uluslararası konjonktür içinde Türkiye tarihsel süreç içinde “boşluğu, gecikme ile de olsa dolduruyordu”. Türkiye uluslararası konjonktürün sağladığı avantajı iyi kullanmadı. 

      - Hem ulusal çıkarlarını koruyor,
      - Hem de Kıbrıs’taki kaosun genişlemesini ve Enosis’in gerçekleşmesini önlüyordu.

       Harekat Sonrası

       Uluslar arası antlaşmalardan da doğsa Batı’ya “bağlı ve bağımlı” bir ülkenin başını kaldırarak kendi ulusal politikasını ortaya koyması büyük rahatsızlık yaratmıştı.

      Üstelik Libya başta olmak üzere bazı “asi çocuklar” Türkiye’ye destek vererek  bayram yapıyorlardı. Türkiye Atatürk’ün ölümüyle sona eren ulusal bağımsızlık bayrağını yeniden taşımaya mı soyunuyordu. Soğuk savaşın hassas dengeleri içinde hem ABD hem Rusya bunun rahatsızlığı içindeydiler. Türkiye kendi “inisiyatifini kullanarak ulusal çıkarlarını koruyordu ve çizgi dışına “ çıkıyordu.

      Atina Albaylar Junta sının denetimi altında olsa da Batı’nın bir parçasıydı, Kıbrıs adası ise İngiliz üstlerinin bulunduğu, ancak Makarios’un fiili yönetiminde Batı, Sovyetler Birliği, bağımsızlar arasında en büyük satrancını oynadığı bir alandı.

      Şimdi Türkiye kalkıp tek başına haklı olsa da, kendi bildiğini okuyor, yeni sınırlar oluşuyordu. O günün soğuk savaş koşulları içinde ABD’nin ve Sovyetler Birliği’nin “izni ve desteği olmadan” böyle bir sonuç elde etmek büyüklerin koyduğu kuralların dışına çıkmaktı ve en önemlisi ,“Türkiye kötü bir örnek olarak büyüklerin başını ağrıtacak yeni uluslar arası girişimlere yol açabilirdi.

      20 Temmuz barış harekatı Türkiye içinde de büyük bir hareketlenme yarattı. İç kargaşa içindeki Türkiye’de “ulusal bilinç ve çıkarları koruyabilme sevinci” bütünlük ve birleşme, inanç ve duygusunu doğurmuştu.

     Yıllardır Kıbrıs konusunu gündeminde tutan gençlik, geniş halk kesimleri ve siyasal partiler, “ulusal çıkarları korumanın coşkusu içindeydiler. Basın ve TRT halkın sokağa dökülmesine, coşkulu kutlamaların yaşanmasına ortam hazırlıyorlardı. Bunlar şövenist eylemler değildi;

     -Bir ezilmişlikten kurtulmanın sevinciydi
     -Ulusal kimliğe öz güvene kavuşmanın göstergesiydi.
     -Yıllardır dış baskılara ve “emperyalist yaklaşımlara” boyun eğmenin bir alın yazısı olmadığını ortaya çıkaran bir durumdu.

      Sağcısı,solcusu bir bütün halinde, “bu baş kaldırıyı” kutluyordu.

      1964’te ABD’nin baskısı ile Kıbrıs Türklerini kaderlerine terk etmek zorunda kalan Ankara hükümetleri bu defa boyun eğmemiş ve elindeki yetkiyi kullanma “cesaretini” göstermişti.     

      Öte yandan dünya’da “mazlum milletlerin” çoğu, Türkiye’nin bu girişimine alkış tutuyorlardı. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin arkasındaydılar. Sadece Türkiye de değil, dünya’nın “belirli kesimlerinde de bir değişim rüzgarı yaşamaya başlanmıştı. Olay sadece Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin sorunu olmaktan çıkmış, “özgürlük isteyen toplumların, dış baskıları karşısında ezilen ülkelerin” bir umut ışığı olmuştu.

      Bu ise Washington için olduğu kadar Moskova içinde “tehlikeli” bir gelişmeydi. Üstelik bu gelişmeyi, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti başlatıyordu. Bu daha da tehlikeliydi.

      Ve bütün bunlar üç kıta’nın birleştiği yerde, Doğu Akdeniz de , Orta Doğu Petrol bölgesinin yanı başında oluyordu. 1974’de Washington’dan ve Moskova’dan izin almadan bu bölgede “inisiyatif kullanmak” kimsenin haddi değildi. Ancak Türkiye bu kuralı bozmuştu.

      Uluslar arası konjonktür uygundu, Türkiye’nin elinde “yetki belgesi” vardı ve Türkiye hazırlanmıştı, eski eksikliklerini gidermişti.

      Türkiye 1960!ta “uluslar arası” antlaşmalarda kurulan ve sonra Rumlar tarafından bozulan dengeyi, tek başın, yeniden kuruyordu. BM şemsiyesi altında hiçbir sonuç alınmadan toparlıyor ve Kıbrıs’taki Türkleri kurtarıyordu. Hatay önlerinde böyle bir şey olmamıştı. Kıbrıs’ta bu durum farklıydı. Türkiye ve ada çevresinde örülen engeller bu defa “fiilen ve güç kullanılarak ortadan kaldırıldı.

      Kıbrıs uyuşmazlığının 1974’de Türkiye’nin müdahalesi ile yeni bir zemine oturtulması, uluslar arası ilişkiler açısından çok önemlidir. Yalnız Türkiye bakımından değil iki bloklu soğuk savaş dengelerinde ezilen toplumların ve ülkelerin bilinçlendirilmesi bakımından da büyük önem taşımaktadır.
      Üstelik bunu, ikinci Dünya Savaşından beri “bağlı ve bağımlı bir ülke” görünümündeki Türkiye yapmıştır. ABD’den ve NATO’dan izin almadan, kendi inisiyatifi ile gerçekleştirmiştir.

      1974’den bu güne kadar Kıbrıs’la ilgili olarak yayınlanan “batı kaynaklı” kitaplarda, bu konu nedense gözardı  edildi.


     Müdahalenin Safhaları

      20 Temmuz 1974’de Türkiye müdahale edince güvenlik konseyi toplandı ve ateşkes istendi. Türkiye ateşkes talebini yerine getirdiğinde Türk kuvvetleri dar bir alana sıkışmıştı. Girne’nin Doğu ve Batı’sından Lefkoşe’ye kadar uzanan çok küçük bir üçgen içindeydiler. Bu dar alan askeri açıdan güvensizdi. Rum ve Yunan tehdidine açıktı.

      Öte yandan adanın diğer yörelerinde 103 köy ve kentlere dağılmış Türk nüfusuna karşı fiilen Rum saldırısı başlamıştı.Rumlar toplu katliam yapıyorlardı. Türk alayı da saldırıya uğramıştı. Rumların topyekün saldırıya geçmeleri, zaten yaşanmakta olan iç savaşı yaygınlaştırdı.

      Cenevre’de Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının katılımı ile birçok konferans toplandı. Rumlar ve Yunanistan adada Rum çoğunluğunun hakim olduğu ünitel yapılanma dışında bir çözüme yanaşmıyorlardı. Konferans çıkmaza girmişti. Bu arada Kıbrıs’ta Türklere karşı saldırılar sürüyordu. Ateşkes yüzünden harekatı durduran Türk kuvvetleri dar bir  alana sıkışmışlardı.

      15 Ağustos 1974’de ikinci harekat başladı. Gazi  Magusa, Lefkoşe-Güzelyurt hattının kuzeyi ile Batıda Erenköy bölgesi Türk Silahlı Kuvvetlerinin eline geçti. Kuzeydeki Rumlar Güneye itilmişlerdi. Ama Güneydeki Türkler,  Rum kuşatması altındaydılar.

      Daha sonra yapılan anlaşmalarla Güneydeki Türkler de kuzeye Türk bölgesine geçtiler. Türkiye Kıbrıs’ın (%36) sını denetimi altında tutuyordu. Ve kuzeye yerleşen Türkler artık Türkiye’nin güvencesi altındaydılar.

      15 Ağustos 1974 müdahalesinde batıdan ve Sovyetler birliğinden tepki geldi. Önce Türkiye’nin, adanın tamamını eline geçireceği kuşkusuna kapıldılar. Sonra böyle olmadığını anlayınca biraz rahatlamıştı.

      Türkiye’nin güvenli bir bölge oluşturarak, Atitta Hattı diye anılan ve bu zamana kadar süre gelen “sınırı” belirlemesi Batı’da Sovyetler birliğinde rahatsızlık yaratmıştı. Burası ” büyüklerin üzerinde oyun oynadığı arka bahçeleri”  iken Türkiye gelip sınır belirlemiş ve ada Türklerini bu bölgeye toplamıştı. Kuzeyin Türkiye’ye ihlakı (taksim) veya Kıbrıs’ta bağımsız bir Türk devletinin oluşması olasılığı her iki blok için de rahatsızlık yaratıyordu.

      Öte yandan;
a) Dünyadaki Yunan ve Rum lobisi büyük bir karşı atağa geçmişti. Basın ve  yayın organları ve televizyonlar  Türkiye  karşıtı yayınlar yapıyordu.
     
b) Atina’da Albaylar Cuntası düşmüş, Karamanlis’in başkanlığında sivil yönetim iş başına gelmişti. Atina’nın Batı ile ilişkilerinde düzelme oluşmuştu. Atina, Batı’nın tam desteğini eline geçirmişti.

c) Moskova ise kendisi ile “flört eden” Makarios’un adaya tekrar hakim olmasına, Türkiye’nin Doğu Akdeniz den  elini çekmesine arzuluyordu. Türkiye ne de olsa NATO ülkesiydi.

 d) Özellikle batıdaki Ortodoks (ve Hristiyan) Dünyası Türkiye’yi aforoz listesi içine almıştı.
Bütün bu çevreler, ne Türkiye’nin haklılığını, nede Kıbrıs Türklerinin 1963-1974 döneminde çektiklerini artık düşünüyorlardı.

      20 Temmuz 1974’de Türkiye’ye karşı çıkmayanlar 15 Ağustos 1974 sonrasında Türkiye’yi eleştirmeye başladılar. Oysa Türkiye, 1963-1974 döneminde Türkleri yavaş yavaş yok etmeye çalışan Makarios’u 1963’te fiilen işgal ettiği yönetimin başına yeniden getirmek için Kıbrıs’a çıkmamıştı. Ama Makarios, İngilizlerin yardımı ile N. Samson’dan kurtulduğu gibi yine onların yardımı ile adaya döndü.

       Bu tarihten sonra BM gözetiminde Türk ve Rum yetkililer arasında sonu gelmez görüşmeler , toplantılar başladı. Rum tarafı şu çizgi içideki yerini hep korudu.;

      -Adada Rum çoğunluk olduğu için “ çoğunluğa dayalı bir yönetim biçimi “ kurulmalı idi. ,

      -Türk silahlı kuvvetleri adadan çekilmeli, ada uluslar arası bir gücün denetimi altına girmeli idi.

      -Rumların siyasal kimliği (egemenlik hakkı) olmasına karşın Türklerin böyle bir hakkı olamazdı. Rumlar eşitliği , bu yönü ile hiçbir zaman kabul etmediler.

      Türk tarafının çizgisi ise şöyleydi;

       -Kıbrıs adasında Rumlar gibi Türklerinde eşit hakları vardı.

      -Rum çoğunluğunu egemen kılınacak bir yapılanmaya izin veremezdi. Türkiye şu  yada bu çözüm formülü içinde kendi yönetimlerini sağlayacaklardı.

      -Türk silahlı kuvvetlerinin adayı uluslar arası bir güce devretmesi ise kabul edilemezdi Türkiye’nin garantörlüğü kaldırılamazdı.

      Rumlar (ve Yunanistan) kafalarında sürekli olarak, “adanın uzun dönemde Rum yönetimine gireceği bir yapılanmayı sağlayacak formüller için” çaba gösterdiler . Türk tarafı ise adadaki Türk varlığının Türkiye’nin fiili güvencesi altında kalmasını sağlayacak formüllerle yeşil ışık yaktılar.
       Bu iki yaklaşım arasındaki fark siyah ile beyaz kadar büyük olduğu için bu güne kadar bir “çözüm” sağlanamadı.

      Aslında “çözüm” , Türkiye’nin müdahalesi ile gelmişti ve uyuşmazlık çözülmüştü.
  

      Amerikan Ambargosu ve Türkiye’nin Öğrendikleri

      ABD’deki Yunan lobisi ve  Ortodoks çevreleri(ENOSİS)’i sağlayamamanın acısını Türkiye’den çıkarmak istiyorlardı. Kongre üstünde baskı yaptılar ve 1975’te Amerikan silah ambargosu geldi. Gerekçe, ABD yapımı NATO silahlarının “müdahale”de kullanılmasıydı. Üretimin durdurulması konusunda Ecevit hükümetiyle ABD konusunda ambargo konusu ortaya çıkmıştı. Washington Ankara’ya hükümet Afyon üretimini durdurmaz ise ambargonun gelebileceğini söylemişti. Ankara buna “ hayır” dedi.

      Arkasından Kıbrıs Barış harekatı geldi. Adeta iki ayrı şey birleştirilmişti. ABD en önemli NATO müttefikine 1975’te ambargo koymaya karar verdi. Oysa Yunanistan ‘da Kıbrıs’ta 1963’ten beri NATO silahlarını Türklere karşı ( uçaklar ve gemiler dahil) bol bol kullanmıştı. Ambargo tek taraflı geldi ve sadece Türkiye’ye uygulandı. Yunan lobisi Washington’u  ve kongreyi istediği yola sokmuştu.

      Ankara 1964’deki Johnson mektubundan sonra ABD’den ikinci darbeyi de silah ambargosu ile öğreniyordu. 1978’de kalkacaktı.  Çünkü 1978’de İran büyük bir kargaşa yaşıyordu ve Amerika karşıtı bir dini rejimin geleceği belli olmuştu. Bu durumda ABD Elbrus Dağları üzerinde kurulan ve Sovyetler birliğini   dinleyen “tesislerini” kullanamayacaklardı. Bu sistemi Türkiye üzerinden sağlaması gerekiyordu.

      Kaderin bir cilvesi olarak “mollaların “ devrimi, ambargoyu kaldırmasına neden oluyordu.

      1975-1978 Amerikan silah Ambargosu Türkiye ye  yeni bir şey öğretti. TSK dışarıya bu denli bağımlı tutulamazdı. Türkiye artık, ulusal savunma sanayinin kurulması için ilk defa ciddi adımlar atıyor ve silah alımında da çeşitlilik uygulanmasına geçiliyordu. 1947’de Marshall yardımı  ile başlayan ve NATO’ya giriş ile unutturulan ulusal savunma sanayi yeniden gündeme gelmişti.   

      Türkiye, “balık” üzerinde söylenen Çin atasözünü nihayet hatırlıyordu.Kendi balığını tutmasını öğrenecekti.

      Kıbrıs barış harekatı Türkiye’ye başka bir gerçeği de göstermişti; ikinci dünya savaşı sonrası ve batı Amerika şemsiyesi altına alınan Türkiye,  “Batı tarafından gerçekten benimsenmiş değildi” Batı için bir ileri karakol görevi düşünülmüştü. Oysa Türkiye, kendisini batının içinde, batı tarafından benimsenmiş bir ülke zannediyordu.

      1974 sonrasında ABD’nin ve Avrupa’nın Yunanistan’ın ve Rumların tarafını tutmaları, batı medyasının Türkiye’nin haklı olduğu yönleri sistematik bir biçimde göz arda etmesi gerçekleri Türkiye’nin gözleri önüne sermişti.

      Yunanistan ve Rumlar Batı’nın öz evlatları, Türkiye ise işlerine geldiğinde batı içinde gösterilen bir ülke idi. Ankara’dakiler artık dış politikasının bazı değişikliklere uğraması gereksinimini hissediyordu.

      Ama Türkiye iç “kargaşaya” gömülmüştü. Sağ- sol çatışması adı altında hırpalanıyorlardı. Arkasından gelen üç yıllık askeri rejim de Amerika’ya sıkı sıkı bağlıydı.

      Türkiye’nin Kıbrıs politikasına ulusal çıkarları gözetecek kararlı bir refleks göstermesini engelliyordu. Buna rağmen, 1975’de Kıbrıs’ta Türkler Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kurdular. 1983’te de Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi.

      Bu arada Yunanistan 1981’de AYT’nin (Avrupa Birliği’nin)tam üyesi olabilmişti. Artık Avrupa’nın Kıbrıs Politikası’nda da daha da etkiliydi. Bu etki , ileride, AYT’nin AB’nin Kıbrıs konusunda inisiyatifi BM’den ve ABD’den Avrupa’ya kaldırılmasında rol oynayacaktı.

        KKTC’nin Kuruluşu ile Başlayan Dönem,

      15 Kasım 1984’de Kıbrıs Türkleri, Kuzey Kıbrıs Türk Federasyonunu Mecliste Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’ini ilan ederek yeni bir oluşum sağladılar. Türkiye bu devleti tanıdı. Rauf Denktaş KKTC’nin Cumhurbaşkanı oldu.

      Ana yasa ile, tüm devlet kurumlarıyla işleyen bir demokrasi vardı. Kıbrıs Türkleri zaten demokrasiye çok yatkındılar, demokrasi kültürü yüksek düzeydi.

      Yıllar geçtikçe KKTC’deki demokratik işleyiş, B. Avrupa’daki ülkelerden farksız duruma geldi.

      Bu arada, daha 1964’deBM gözetiminde başlayan ikili görüşmeler rutin bir işlem gibi sürmekteydi. Rumların ve Türklerin pozisyonlarında değişiklik yoktu. Rumlar hala, çoğunluğun (Rumların)egemen olduğu üniter bir devlet peşindeydiler. TSK’nin çekilmesini istiyorlardı.

      Türkiye ve KKTC ise Kıbrıs’ın Rum olduğu kadar Türk olmasını,  Rumların sahip oldukları siyasal kimliğe Türklerinde kavuşmasını talep ediyorlardı. Bu durumda ortak bir anlaşma zemini oluşturmak olanağı ortadan kalkıyordu. Yunanistan’ın ve Rumların “Kıbrıs’ta egemen olmak amaçlı kaybolmamasındaki” temel nedene gelince; ABD ve Avrupa Yunanistan’a ve Rumlara Türkiye’ye karşı destek verdikleri için, Yunanistan ve Rumlar, önünde sonunda Türk tarafının Batı yardımı ile çökertileceğine inanıyorlardı.

      Oysa ABD ve Avrupa Türkiye ve Yunanistan’ı eşit mesafede dursa,  Rumlar ve Yunanistan adil ve dengeli bir anlaşma noktasına gelebilirlerdi.

      1963’den beri ne ABD, nede Avrupa bunu yapmadı. Mart 1964’de BM işgalci Rum yönetiminin “meşru hükümet” olarak tanınması ile başlayan hatalar zinciri, ABD ve Avrupa tarafından sürdürüldü. Buda, Rumların ve Atina’nın , adanın tümünde egemen olma düşüncelerini korumalarına neden oldu. Kıbrıs uyuşmazlığındaki esas çıban başı budur.

      Buna bağlı olarak Mart 1964’den bu güne kadar BM gümrük konseyinde Kıbrıs uyuşmazlığına ilişkin çıkan kararlar “tek yanlı” olma özelliğini sürdürdü. 1974’den sonra Türkiye ve Kıbrıs Türkleri haksız yere suçlandı.ABD ve Avrupa’nın ağırlığını taşıyan bu kararlar, Rumlar ve Yunanistan’ın anlaşma zemini oluşturmamalarında temel etken oldu.

      -Rumların 1963 ve 1964’de anayasayı fiilen ortadan kaldırdıklarını ve Türkleri yerlerinden atarak silah zoru ile yönetimi ele geçirdiklerini kimse hatırlamak istemedi.

      -1963-1974 döneminde Kıbrıs Türklerinin Rumlar tarafından nasıl ezildiği görülmek istenmedi.

      -Hatta Zürih ve Londra anlaşmaları gözardı edildi.

      -Batı adadaki Rumlara ve Türklere farklı bakıyor, Türk-Yunan ilişkilerinde de Yunanistan’ı sürekli kayırıyordu.

      -Rumların ve Yunanlıların hukuk ve insanlık dışı davranışlarına göz yumuyorlardı.

      Bu koşullar altında Rumların ve Yunanlıların “adil ve dengeli” bir çizgiye çekilmeleri olanak dışına çıkıyordu. ABD ve Avrupa olaya sahiplenmişti ve Rumlar lehine çözmek istiyorlardı.

      1963’den bu güne kadar ortaya konan belgeleri ve fiili gelişmeleri inceleyen bir insan bu gerçeği çok açık bir biçimde görebilirdi.

      DİPNOTLAR:

       "ENOSİS = Yunanistan'la birleşme" çabalarının, Nikos Sampson'un Makarios'u deviren darbesiyle pratiğe sokulmuş olmasıydı. 1955'te EOKA'nın kurulmasıyla Türklere yöneltilen kıyımın son aşamasına vardığı anlaşılıyordu. Dokuz yılda binlerce Türk öldürülmüş, on binlercesi oturdukları yerlerden çıkartılıp göçmen durumuna düşürülmüştü. Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'na ve anlaşmalara göre garantör devlet olan Türkiye'nin ırktaşlarını koruma girişimlerini İngiltere, Amerika ve NATO o zamana kadar hep frenlemişlerdi. Atina'daki askeri cuntanın durumunu pekiştirecek böyle bir darbenin komünizmle mücadele için yararlı olacağı düşüncesindeydiler. 150 bin Türk onların politikasına feda olsa ne çıkardı!..

      Ecevit'in Londra'dan, İngiliz hükümeti tarafından adeta tersyüz geri gönderilmesi, Amerikalı diplomat Sisco'nun bazen tehdide varan, bazen de sululaşan aracılığı Batılı müttefiklerimizin bizi hiç de önemsemediklerini gösteriyordu. Sampson'un Makarios'u öldürememiş olması darbeyi etkisiz bırakmış, Rumlar bir yandan Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıs'taki Türk birliğine saldırırken, diğer yandan da birbirlerini kırmaya girişmişlerdi. İngiltere ile Amerika sadece Türk müdahalesini olabildiğince geciktirip oldu bittiyi Türkiye'ye kabul ettirecek bir ortamın belirmesi için zaman kazanmayı tasarlıyorlardı. Ne Türk hükümeti ne de Türk Silahlı Kuvvetleri bunu yutmak niyetindeydi. Hala 48 saat süre isteyip "Yeni bir Amerikan formülü" getirmeyi öneren Sisco'ya harekatın başlamış olduğu bildirildi.

      Türk uçakları havadan Türkçe ve Rumca yazılı "Barış ilanları" atarken Başbakan Ecevit de basın toplantısında Rumlara mesaj yolluyordu:

      "Kıbrıs'ta tedhişçiliğin ve diktatörlüğün bütün dehşetini yaşamış olan Rumlara hitap ediyorum... Bu tedhişçilerin ortaya çıkmasına sebep olmuş toplumlararası düşmanlıkları ve çekişmeleri geçmiş günlerin karanlığına gömünüz. Bu zaferi çabuklaştırmak için Türk kardeşlerinizle el ele veriniz. Onlarla birlikte yeni özgür ve mutlu bir Kıbrıs yaratınız. Biz oraya canınızı yakmaya değil, yardıma geldik. Biz oraya nefretle değil, sevgiyle geldik. Biz orada sizinle dövüşmek için değil, ızdırabınızı dindirmek için bulunuyoruz."

      Yunanlıların "Atilla Harekatı" adını verdikleri "Barış Harekatı", ismine layık bir sonuca kısa zamanda ulaştı. Dördüncü gün cunta devrildi ve Yunanistan demokrasiye döndü. Rumları birbirine düşüren Sampson çekilmek zorunda kaldı. Cuntanın kararını protesto ederek istifa etmiş olan Atina'nın Ankara Elçisi Kozmodopulos, hükümeti kuran Karamanlis tarafından tekrar Ankara'ya bir dostluk mesajıyla gönderildi. Gelgelelim, kendilerini dünyaya nizam vermekle yükümlü sayanlar bu Türk cüretini bir türlü hazmedemediler. Türkiye'ye ambargo kondu. Kıbrıs Türklerine güvenceler ve haklar hep reddedildi. Bunun karşılığında Yunanistan da, ağabeylerinin silah sanayilerine para kazandırarak diyetini ödeme yolunda hiçbir katkısını eksik etmedi.

     Megali Idea : Kelime anlamı ile "Büyük İdeal, büyük fikir" demektir. Bu fikre ve ilkeye göre, 1453'de Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu ve ta Büyük İskender'in uzandığı İskenderiye'ye kadar olan topraklar işgal edilerek, bir Helen İmparatorluğu olarak kabul edilen büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır. Bu imparatorluğun başkenti ise eski Bizans'da olduğu gibi hala "Konstantinopolis" diye andıkları İstanbul olacaktır. Megali İdea fikri ilk kez Rigas Ferreros adlı bir Rum tarafından gündeme getirilmiştir. Rigas Ferreros, bu amaçla ilk Megali İdea haritasını 1791-1796 yılları arasında Bükreş'te hazırladı ve 1796 yılında Viyana'da yayınladı. Megali İdea'nın yaşatılması ve nesilden nesile aktarılması görevini Rum Ortodoks kilisesi ve Ortodoks mezhebinin merkezi olan İstanbul'daki Patrikhane üstlenmiştir. Kilisenin bu amaçlarını ve eylemlerini gerçekleştirmek için Osmanlı İmparatorluğunun kendisine tanıdığı geniş hoşgörüden yararlandığı inkar edilemez bir gerçektir. Örneğin 1754 yılında Padişahın yayınladığı bir fermanla, Başpiskopos, adanın ikinci politik ve nüfuzlu kişisi olma hakkını kazanmıştı. Bu tarihten itibaren Başpiskopos'a "Ulusal Lider" anlamına gelen "ETNARH" denmeye başlanmıştı.

      Megali İdea çerçevesinde 1821 yılında Mora isyanı patlak vermiş ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Megali İdea haritası içinde yer alan toprakların ele geçirilmesi için faaliyete başlanmıştır.

     Nitekim daha sonra Girit, Rodos, 12 adalar ve diğer Ege adaları ele geçirilmiş, Anadolu'ya asker çıkarılmıştır. Ne var ki Anadolu'da Atatürk önderliğindeki Türk Halkı, Kıbrıs'ta ise Anavatan Türkiye desteğindeki Kıbrıs Türk Halkı tarafından, hedeflerine ulaşmaları engellenmiştir.1919-1922 yıllarındaki Türk Kurtuluş Savaşı'nın Yunanlıların yenilgisiyle sonuçlanması bu fikre büyük darbe vurmuştur.

     Önemle vurgulanmalıdır ki, Yunanistan ve Kilise bu çabalarında başta İngiltere ve Çarlık Rusyası olmak üzere her zaman Batılı ülkeler tarafından desteklenmiştir.

1.Bölüm
2.Bölüm

3.Bölümün Sonu
4.Bölüm


    Yorumlar
 ahmet höbek [ 20 Temmuz 2009, Pazartesi ]
bu bilgiler neden milli eğitim tarafından gençliğe sunulmuyor da arayıp bulmak zorunda kalıyoruz ki?
emeği gecen herkese tşk. ederiz

 koray yıldız [ 13 Mayıs 2009, Çarşamba ]
Aslında Türkiyeyi dünden bugüne olan sürecini tüm acıklığı ile sergilyen bu yazı için emeğe geçen herkeze teşekkür ederim.

BU YAZI ÇOK ÖNEMLİDİR.

Uyutulan gençlik bunları bilmelidir.
Ama tarih derslerinde çok yüzeysel şeyler anlatılmaktadır.

2006 yılında yunanlıların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yaptıgı katliamı YUNAN HALKI Ortaokullarında çocuklarına Türk soykırımı olarak anlatmaya başlamışlardır.

1. 

    Yorum Yazın:
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:


Tarihin Tanıkları 2009
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 2.0 License. ©  



Dost Siteler :|İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti|