Arama
      Endüstriyel Sabotaj Bölüm:2

Kategori: Olaylar | Yazan: Editor | Okunma Sayısı: 4790 | 24 Şubat 2009, Salı Yazdır

Memleketimiz endüstrisi yabancı uzmanlar ve yardımcıları, yerli idareciler tarafından çok tahribata uğramış, atılan her adım yine karşısına menfaat mukabili çıkarılanlar tarafından geriye çektirilmiştir. Endüstriyel Sabotaj 2.Bölümüyle....


      Nuri Şeker, Uşak'ta Şeker Fabrikası'nı kurarken, köylünün pancar ekmemesi için, "Pancar ekmeyin, yoksa tarlanızı hükümet elinizden alır," Alman propagandası ile fabrika baltalanıyordu.  1963 yıllarında bizim Avrupa'ya portakal ihracımızı önlemek için, İsrailliler "Yafa" ismini kullanmamıza itiraz ettiler.

      Çilek ihracını önlemek için, rakiplerimiz Bursa'ya uzman adı altında iki Alman'ı gönderdiler. Bunlar Alman çilek ithalatçısı rolündedirler. Ancak çilekleri beğenmemektedirler. Kalitesini yükseltmek için toprağı ıslah etmek gerekir. Bu suretle verdikleri formülle bir kısım çilek tarlalarını imha edip kaybolurlar.

      Memleketimiz endüstrisi yabancı uzmanlar ve yardımcıları, yerli idareciler tarafından çok tahribata uğramış, atılan her adım yine karşısına menfaat mukabili çıkarılanlar tarafından geriye çektirilmiştir. Bu durumda vatandaşın, idealist teknisyenlerin maneviyatı kırılmış, aşağılık duygusuna itilmiştir.

      1955 yılları civarında Etimesgut Uçak Fabrikası, Hollandalılardan külliyetli bir uçak siparişi almak üzeredir. Tam sözleşme imzalanıp imalata geçileceği sırada, İngiliz işadamlarının teşebbüsü üzerine, zamanın bakanı "Ziraat makinesi yapacaksınız, acil durum var!"  diyerek, uçak fabrikasını uçak yapmaktan men eder. Hollanda siparişini ise İngilizler alır.

      Memleketimizce de meşhur, bir Amerikan firmasının müdürü, McCormik traktör fabrikası kurmak üzere memleketimize gelir. Aniden incelemelerini bırakarak, 'Traktörü bizden alır, siz de buğday yetiştirirsiniz," diyerek geri döner. Her şey Beyrut'ta ve Ankara Palas'ta tertip edilen bir âlem sonunda tersyüz olur.

      1958'de NATO'nun bir siparişini MKE almak üzeredir. Bu siparişi Belçika'ya aktarmak için 24 saat zarfında, traktör imal edeceğiz bahanesiyle, tahrip edilip hangar haline getirilen milyonluk fabrikamızın yürekler acısı hali? Diğer taraftan 1947 yıllarında TZDK tarafından Adana'da bir traktör fabrikası kurulması planlanmış, binalarının bir kısmı bitmiş, makine ve tezgâhları getirtilmiş olmasına rağmen, tezgâhları monte edip fabrikayı çalıştırmak mümkün olamamıştır. Ne gariptir ki, başta sonradan gelen yöneticiler olmak üzere, herkes bu fabrikaya karşı çıkmıştı. İddia ise, işe pulluktan başlamak lazım, traktörle başlayıp memleketin milyonları heba edilmemelidir, şeklindeydi. Mesele fabrikayı kurdurmamaktı. Zira, esasen suçsa milyonlar zaten harcanmıştı, suçluları ise cezalandırmak gerekirdi. Ne fabrikayı kurabildik, ne de suçluları cezalandırmayı düşündük. Bir yabancı uzman fabrika lazım demiş ve makineleri bize satın aldırmış, diğer bir yabancı uzman olmaz demiş, fabrikayı kurdurmamış. İş, gayet ustalıklı pazarlanmış ve sorumluluktan kaçan yöneticiler de teşebbüsü uyutmuş. Bu işten milyonların heba olacağından korkanlar, milyar liralık traktör ithal etmekten korkmadılar.

      Bu saydıklarımız halen yaşayan teknik adamların başından geçen olaylardır. Endüstrileşmek yolunda ne derece yıkıcı çalışmalarla savaştığımız iyi anlaşılıyor.
Bismark'm vaktiyle özel sektörün olmadığı Almanya'da devlet olarak fabrikaları kurup özel müteşebbise kiraya vermesi, bizde Emekli Sandığının otellerinin, mesela Hilton'un işletilmesinin kiralanması ve turizm endüstrisini kalkındırmak uğruna zararlarının karşılanması gibi bir yol tutması, halen İsrail'in aynı metodu tatbik etmesi, Japonya'nın endüstrisini özel sektörden ayrı görmeyerek ve onu desteklemek, ona sahip çıkmak suretiyle geliştirmesi, modern ekonomi kurallarına, geri kalmış memleketlerin kalkınma politikasına aykırı olmasa gerek. Ulusların ekonomik savaşlarında casusluğun ve sabotajın önemini bu şekilde belirttikten sonra bunların metotları üzerinde de durmamız gerekmektedir.

      Emekli bir deniz albayımızın açıklamasından öğrendiğimize göre; 2. Dünya Savaşı öncesinde memleketimiz İngiltere'ye iki adet savaş gemisi sipariş etmiş. Aynı tarihte, Japonya da İngiltere'ye bir gemi sipariş ediyor. Gemilerin yapımı süresince bizden iki deniz subayı kontrol olarak bulunurken, Japonlar 30 teknisyen bulundurmuşlar ve bunları da işin seyrine uygun olarak her ay değiştirmişler.
Bizim kontroller tersanede gezinir ve gemileri seyrederken, Japon kontroller arı gibi çalışıyorlar ve yapılan her işi, malzemesiyle, ölçüsüyle krokiler çıkararak tespit ediyorlar. İkinci Dünya Savaşı ilan edildiğinde İngiliz hükümeti gemilere el koyarak onları vermiyor. Biz sipariş edilmiş ve parası ödenmiş gemilerden mahrum kalırken, Japonlar aynı tarihte, aynı gemiden 10 tanesini birden kendi tersanelerinden denize indiriyorlardı.

      Her ne kadar teknik literatürün çağımızda çok gelişmiş ve yaygınlaşmış olmasına, hemen her şeyin formülünün bilinmesine rağmen, her imalatın tecrübeye dayanan püf noktaları vardır. Bunları öğrenmek için görmek veya bilen ustayı ayartmak gerekir. Firmalar tedbir olarak proje bürolarına ve araştırma laboratuarlarına ve hatta atölyelerine müşteri de olsa yabancıları sokmazlar.

      İletişimin çok hızlandığı alanlardan biri de pazarlama ve mali konulardır. Üretim programını, maliyetleri, kurumun kâr ve zarar durumunu tespit etmek, bunun için de müşteri veya meslektaş gibi sıfatlarla satın alma ve satış memurları ile muhasebecilerle dostluklar kurmak, gerektiğinde komisyon vererek elde etmek takip edilen yollardandır. Santral memurları ve sekreterleri de avlanacak personel arasında belirtebiliriz. Çoğu zaman dikkatsiz memurlar ve teknisyenler (mesleki tartışma, sohbet veya dertleşme yaptıkları inancıyla) kendileri için basit görünen birçok bilgileri karşı tarafa aktarırlar. Rakip firmanın kafa avcısı, öğrenmek istediği bilgileri, ilgili memura çok iyi imkânlarla iş teklifi suretiyle de edinebilir. Zavallı buna inanarak ve karşı tarafa kendini beğendirmek için, çok şey bildiğini ispat etme hevesine kapılır, açılır. Sonra da iyi bir işe gireceği hayali ile uzun süre avunur, işin olmamasından da kendini kusurlu sayar. Bu, çokça uygulanan bir yoldur. Çok kere firmaların; ortak veya kamu yararına çalışan araştırma merkezleri ile ortak kullanılan bilgisayar merkezleri casuslar için avlanacak örgütlerdir. İstenilen bilgileri buralardan komprime olarak elde etmek mümkün olmaktadır. Bütün bunlarla beraber engelleme teknikleri ne kadar geliştirilmiş olursa olsun, netice itibarıyla her şey yine orada çalışan insanların dikkatine bağlıdır. Daha doğrusu Anadolu tabiriyle kişinin "sütüne" kalmıştır. Bu tür olaylar genel olarak polise, adliyeye intikal etmez. Bunların ispatı zor olduğu gibi, farkına varılır varılmaz karşı tedbirler alınır. Karşı tarafa yanlış, yanıltıcı bilgiler verilmek suretiyle rakip firmayı büyük zararlara uğratmak da mümkündür. Endüstrileşmeyi engelleme çalışmaları farklı ulusların firmaları arasında olunca, daha yıkıcı ve memleket ekonomisi için tehlikeli olabilmektedir.

      Ancak, endüstrisi gelişmekte olan ülkelerde, endüstri casusluğundan daha çok, sabotaj önemlidir ve tehlikelidir. Çünkü savaşı kazanmanın en garantili ve hatta kârlı yolu, karşı ülkenin endüstrisinin gelişmesini önlemek, pazarı kapatmaktır. Bu ise dostça ilişkilerle, teknik ve ekonomik yartırımlarla, ticaret anlaşmaları ile sağlanabilir. Psikolojik olarak karşılıklı ilişkilerde, yapılacak telkinlerle; ekonomik kalkınmaya olan inancı, endüstrileşme azmini çürütmek hedef alınır. Üst düzey yöneticilere; memleketin ekonomik çıkarının imalatın dışında olduğunu, Mühendislere; takım, tezgâh, işçi ve bazen bilgi gibi imkansızlıkları göstererek, büyüterek, yalnız olduklarını ve başarı sağlayamayacaklarını, harcanacaklarını, işçiye; bu mühendislerin projelerine güvenilemeyeceğini, emeklerinin heba olacağını, kendilerini işverenin istismar edeceğini,Vatandaşa; yerli malının kötü olduğunu, pahalı olduğunu, yerli oranının düşük olduğunu, sömürüldüğünü,söylemiş durmuşlar...

      Ülkemizin bir asırdır devam eden kalkınma ve endüstrileşme çabasında bütün bu yollar bolca kullanılmış ve bizler de bu telkinlere teslim olmuşuzdur. Uzun yıllar bu telkinler altında kalmış olan dedelerimiz, amerikanbezi ve Rus patiskaları ile yetişmiş babalarımız bu psikolojik hali bize de intikal ettirmişlerdir. Ve dolayısıyla kendine güvenemeyen bir toplum olup çıkmışız.

      Şimdi yukarıda arz ettiğimiz hususları Devrim otomobili olayında irdelemeye çalışırsak;

      Cemal Gürsel, Otomobil Endüstrisi Kongresi'nin açış konuşmasını yapmıştı. Memleketimizde motorlu araç imalini mümkün görmeyenler, daha doğru bir ifade ile istemeyenler, Cemal Gürsel'e saldıramayacaklarına göre kongre başkanına ve önayak olanlara saldırmışlardır. Yalnız basın değil, bir kısım teknik insanlar bile yerli oranının %10'dan fazla olamayacağını iddia ediyor, bir kısmı ise hiç üşenmeden ağır ifadeli mektuplar yazabiliyordu.

      Ülkeyi idare edenler, o zaman projeyi destekleyen ekibi Cumhurbaşkanını yanıltmakla itham ediyorlardı. İthalatçılar ise, kendileri sanki teknisyenmiş ve bu işten anlıyorlarmış gibi mühendislerin karşısına yapılamaz gürültüleri ile çıkmışlar, Meclis üyelerine broşür dağıtmışlardı. Her gün çeşitli sebep ve vesilelerle (o zamanki rakamlarla) milyonlar heba olan Türkiye'de Devrim otomobili için sarf edilen 900.000 TL yüzünden yer yerinden oynuyor, suçlu ve hainler aranıyordu.

DEVRİM


      Memlekette motorlu araçlar yapılabilir, yapılmalıdır, diyenleri suçlayarak, yapılamaz diyenleri, gerçekçi ve birer kahraman gibi alkışlayarak bozguncu psikolojik ortamın yaratılması, üzerinde durulacak önemli eğitim problemlerimizdendir. Hafız Paşa'nın dediği gibi: "Büyük başarılar, az bir hazırlıkla kazanılmadığı gibi, büyük bozgunlar da ufak sebeplerle vukua gelmez."  Esas itibarıyla her şey dönüp dolaşıp insan unsuruna dayanmaktadır.

      Teknolojik gelişme yürüdükçe, endüstride yığınla mevcut sorunlara her gün yenileri eklenmekte, bunlara çözüm aranmaktadır. Bu sorunlar her meslek mensubunu ve her seviyede vatandaşı kapsamına almaktadır. Günün sorunlarına uygun olarak eğitim, hukuk ve ekonomik düzenimizi ayarlamak, geliştirmek gerekir. Ekonomik ve mali mevzuatımız çağın endüstriyel gidişine, iç ve dış sabotajları da göz önüne alarak yeniden düzenlenmeli ve en önemlisi cesaretle, sağduyu ile uygulanmalıdır. Zira hepimiz biliyoruz ki yalnız kanun ve tüzüklerle ekonomik kalkınma olmuyor.

      Memleketimiz, asırlardan beri düzen değişikliği ve reformlar peşinde koşmakta, Tanzimat fermanları ilan etmektedir. Varılan sonuçlar bizi daima tatmin etmemiş yeni yeni düzenler aramışız. Kendimizi değiştirmedikçe, kendimiz gelişmedikçe toplumda yapılacak düzen değişikliği ancak anarşi ve felaket getirir. Bilinmelidir ki reform, kanunla değil, insanla olur. Daha çalışkan, daha bilgili, daha namuslu ve daha memleketsever insanlarla mümkündür.

      Devrim otomobilini prototip olarak imal eden, Türkiye mühendisi, teknisyeni ve işçisi idi. Hepsini maskara etmek için tüm giren iğrençliklerin kusulduğu günler yaşandı. Oysa Devrim otomobillerinin otomotiv endüstrisindeki yeri bir dönüm noktası idi ve bir başarı idi. Ne yazıktır ki, çok ünlü imzalar bile, basınımızda Devrim otomobili ile bu fikri getirenlerle alay ettiler. Zaman, alay edenlerin yüzünü kızartmış, onları mahcup etmiştir. Dileriz, motor sanayisinin vardığı aşama, Devrim otomobili gibi talihsiz bir maceraya dönüştürülmez. Gençlere Devrim otomobilini yeniden, ama gerçek çehresi ile tanıtmak lazımdır. Devrim prototip olmasına rağmen, başarılı ve övünülecek bir eserdir.

Bölüm 1
Bölüm 2


    Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış

    Yorum Yazın:
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:


Tarihin Tanıkları 2009
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 2.0 License. ©  



Dost Siteler :|İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti|